Şiir, Şarkı ve Romanlarda Anıt Ağaçlar (10)

Şiir, Şarkı ve Romanlarda Anıt Ağaçlar (10)

Fiziksel boyutlarının olağanüstü büyüklüğüne bağlı olarak kök ve gövdelerinde ortaya çıkan ilginç ve görkemli oluşumlar nedeniyle, anıtsal niteliğe sahip ağaçlar resim, müzik, şiir, şarkı, roman ve hikâyelerin de konusu olmuştur. Örneğin, sevgilinin yürüyüşü serviye benzetilirken, kaçamak yapan âşıkların buluşma yeri çok defa görkemli çınar ve çam ağaçlarının altı olmuştur. Nitekim, hiçbir ulu çınar gövdesi yoktur ki, üzerinde aşklarına tanıklık ettiği âşıkların isimlerinin baş harfleri kazılı olmasın. "İndim havuz başına, bir kız çıktı karşıma" şarkısında olduğu gibi, çeşme ve havuz başlarının bütünleyici öğesi olan ulu çınarların koyu gölgesi sevgili arayan boş kalplere fırsatlar yaratırken, kalbi kırık âşığa, "Gölgesinde mevsimler boyu oturup" hayaller kurulduktan sonra kendisini terk eden sevgilisine eski mutlu günleri hatırlatmada da yardımcı olmaktadır.

Yaşlı ve ulu ağaçların dünya edebiyatında önemli bir yeri olduğunu belirten Çalıkoğlu (1947), Fransız Edebiyatı'nı "Yaşlı Meşe ve Kestane Edebiyatı" olarak tanımlamaktadır. Yazar bu düşüncesini; "Hangi edebi bir Fransız eserini açarsak açalım mutlaka mukaddes yaşlı bir meşe (Vieux chéne) ile bir kestane (Chataignier) ye rastlarız." cümlesi ile anlatmaktadır (ÇAKIROĞLU 1947).

Türk Edebiyatı'nda ağaç ve orman konularını inceleyen Gökberk (1948/a; 1948/b) Divan ve Halk Edebiyatı'ndan verdiği çok sayıdaki örneklerde servi, çam, çınar ve karaağaç türlerinin şiir ve manilerdeki kullanımına işaret etmiştir. Erciş'li Emrah adlı bir halk ozanı, yazdığı koşmada sevgilisinin yürüyüşünü serviye şöyle benzetir: "Şimdi benim yârim çıkar; Yollarıma durmaz bakar; Emrah'ı odlara yakar; Boyu selvi revan şimdi". Yazar, çınar, çam ve karaağaç için verdiği mani örneklerinde halk deyişlerinin:

  • Çınar için: "Çınarın altı çayır; Yandım ben cayır cayır; Başkasına göz koymuş, Kayır Allahım kayır"
  • Çam için: "Çamdan sakız akıyor; Kız nişanlın bakıyor; Koynundaki memeler; Turunç olmuş kokuyor"
  • Karaağaç için: "Çıktım karaağaca; Orta yerde bel verir; Kız senin güzelliğin; İkimize el verir"

biçiminde ifade edildiğini belirtmektedir (GÖKBERK 1948/a).

Gökberk (1948/b), Türk yazarlarının bazı konuları özellikle anıtsal ağaçlara benzettiklerine değinerek Tevfik Fikret'in bir şiirinde çınar ağacından çıkarttığı vatan motifini "Hani bir gün seninle Topkapı'dan geliyorduk; Yol üstünde bir çınar, enli, boylu vakur" biçiminde anlattığını; Cenap Şehabettin'in, ülkemizin o zamanki durumunu anlattığı yazısında vatanı ihtiyar bir çınara benzettiğini; Ziya Gökalp'in biraz da ünlü filozof Sokrat'ı taklit ederek konuşmalarını Çınaraltı adını verdiği dergide yayınladığını belirtmektedir. Faruk Nafiz Çamlıbel, "Ayda Bir" adı altında yayınlanan bir dergide "Çınar Gölgesi" başlığı altında yazdığı bir makalesinde çınar ağacını "Şark ağaçlarının en büyüğü olan çınar, ağaçların en düşündürücüsüdür. Çok zaman gölgesinde bir pınarın, bir ırmağın çağlayışını dinleyerek uzun asırlar geçiren bu güzel, gürbüz ve yüksek ağaç, muhakkak ademoğluna en yakın bir ruh taşır. Şarkta, bir çınar kadar gölgesine insan toplayan başka hangi ağaç vardır." biçiminde anlatmaktadır (GÖKBERK 1948/b).

İstanbul'da Emirgân'daki Çınaraltı Kahvesi'ni anlatan yazısında Ruşen Eşref buradaki çınarlar için şöyle söylemektedir: "Dört beş çınar, deniz kıyısında yokuşumsu bir meydanı kaplamış her birinin bir ağaç iriliğindeki dalları, mermer direkli bir cami minaresinin üst hizasına kadar sarmaş dolaş çıkıyor. O çok mavi havanın içindeki iri yeşil demeti, bir buçuk asırlık bir çeşmenin geniş revakını barındırıyor. Bir eski çağ mabedindeki sütunlardan daha kalın bu çınar gövdesinin altı yedi ay dinmeyen gölgesindeki bu Türk rokokosu çeşme bir su mihrabı zarifliğinde." Yazar, bu lirik ifade ile mekânı tanımladıktan sonra ulu çınarların görkemini şu sözler ile anlatır: "Çınar Türk ağacıdır ve pek güzeldir. Toprağa ondaki o sağlam yerleşmişlik. Göklere sığmayacak gibi nedir, o enine boyuna serpiliş. Göze emniyet, gönüle ferahlık veren öyle tok, öyle sağa sola kanat germiş bir leventlik... Bir pınar başına bir çınar, bir koru tadı bağlanır. Bir teki bir meydanı tuttu mu, ona bir kubbe altı serinliği ve loşluğu verir." (RUŞEN EŞREF 1938).

Necip Fazıl, Ağaç Dergisi'nin ilk sayısı için kaleme aldığı önsözünde çıkardıkları dergiye "Ağaç" adını verme gerekçesini su cümlelerle anlatmaktadır: "Adımızı Ağaç koyuyoruz. Düşünüyoruz ki güzel ve sonsuz tabiatta büyüklüğü, olgunluğu, erginliği, bir kelime ile mükemmelliği ondan daha iyi gösterecek bir örnek bulunamaz. Ağaç, madde ve ruh gibi her şeyin dış ve iç yüzünü, toprak üstünde ve toprak altındaki gür ve dolaşık varlığı ile çizgi ve biçime sokmuş bir semboldür." Yazar, ağacın tepesindeki çokluğun gövdede teke indikten sonra köklerde yeniden çokluğa dönüşmesini doğanın sırlarından birisi olarak yorumlamaktadır. Yazar, Karacaahmet Mezarlığı'nı anlattığı aynı başlıklı şiirde, "Ebedi gençliğin taht kurduğu yer" olarak tanımladığı mezarlıklarda ölümün sonsuzluğunu "...Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz..." dizeleri ile anlatmaktadır. Şair bu şiirinde, çok uzun ömürleri ile servilerin uhreviyeti simgelediğini dolaylı yoldan belirtmektedir.

Yusuf Ziya Ortaç "Bir Servi Gölgesi" başlığını koyduğu şiirinde servinin uhreviyetini aşağıda olduğu gibi anlatmaktadır: "...Bir servinin gölgesi son cennedi ümidin; Bir servinin gölgesi, kırk yılın son emeli; Son hıçkırık bu servi gölgesinde dinecek; Son damla yaş bu servi gölgesine sinecek; Alnımı okşayınca ölümün anne eli..." "Her çınarda bir dede edası vardır. Onlar toprağımızın hakiki gururudur, belki dedelerimiz, o heybetli vakarı, o dağ sükunetini onlardan öğrendiler." diyen Ahmet Hamdi Tanpınar, sıcak yaz günlerinin boğucu etkisini Ulu Bursa Orhan Camii avlusundaki "Eskicibaba Çınarı"nın serin atmosferinde geçiştirirken, kutsal ve mistik mekanların insan ruhunun derinliklerinde kıpırdattığı mistisizmi "Bursa'da Zaman" adlı şiirinde şu cümleler ile ifade etmiştir: ‘‘Bursa'da bir eski camii avlusu; Küçük şadırvanda şakırdayan su; Orhan zamanından kalma bir duvar; Onunla bir yaşta ihtiyar bir çınar; Eliyor dört yana sanki bir günü; Bir rüyadan arta kalmanın hüznü; İçinde gülüyor bana derinden; Sanki bir hatıra serinliğinden; Ovanın yeşili, göğün mavisi; ve mimarilerin en ilahesi."

Yahya Kemal Beyatlı, Valide-i Atik Camii avlusundaki çınarın altında kabaran uhrevi duygularını "Ziyaret" adlı şiirinde; "Yine birlikte, bu mevsimde, Atik Valide'deyiz; Yine birlikte, bu mevsimde, gezip sezmedeyiz bu çınarlarla siyah servilerin gölgesini; Bu şadırvanda suyun sanki ledünni sesini. ... Bu ziyarette vakit geçti, güneş battı, yazık! Haz ve duyguyla Atik Valide'de bir gün daha yaşadık." dizeleriyle anlatmıştır.

Orhan Seyfi Orhon, "Çengelköy" başlığını koyduğu şiirinde, elli yıl uzak kaldığı Çengelköy'e döndüğünde Tarihi Çengelköy Çınarı'nı tekrar görmekten duyduğu hazzı; "...Tanıdım, çarşının en ihtiyarı, Başı göklerde asırlık çınarı..." biçiminde ifade etmiştir.

Nazım Hikmet, "Su başında durmuşuz çınarla ben..." dizesi ile başladığı "Masalların Masalı" başlıklı şiirini "...Su başında durmuşuz; çınar, ben, kedi, güneş bir de ömrümüz; Su serin; Çınar ulu; Ben şiir yazıyorum, Kedi uyukluyor, Güneş sıcak, Çok şükür yaşıyoruz. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze." dizeleri ile bitirirken; suyun, ulu ağacın ve zamanın insan yaşamındaki varlığını kutsamıştır.

Hiç kuşkusuz, çınar ve su kaynakları arasındaki organik bağın temel nedeni, bu görkemli ağacın biyolojik gereksiniminden kaynaklanmaktadır. Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bu kurak coğrafyada çınar ağaçlarını sadece dere kenarlarında ve su kaynaklarının başında görüyoruz. Su gereksinimi fazla olan söğüt, kavak ve kızılağaçlar da aynı koşulları istese de, başlangıçta bir arada büyüyen bu türlerden çınar dışındakilerin ömrü çok kısa olduğu için, 150-200 yıl sonra alanda sadece çınar kalmaktadır. Böylece, ormanın derinliklerinde devasa boyutlara ulaşan ulu çınarlar; destanlarda, halk hikayelerinde ve yazılı edebiyatta çok sayıda esere ilham kaynağı olmaktadır. Bu konuda özgün bir örnek; Belçika asıllı Amerikalı yazar Marguerite Yourcenar'ın, Yunan Mitolojisi'nden de esinlenerek kaleme aldığı "Kırlangıçlar Meryemi" başlıklı ilginç öyküsüdür. Yazar bu öyküsünde, Therapion adlı bir keşişin eski Atina civarında yaşayan ve çok tanrılı dinin etkisinden henüz tam olarak kurtulmamış bulunan cemaatini ormanların derinliklerindeki ulu bir çınar ağacı ve dibindeki su kaynağını kendilerine mesken edinen orman perilerinin tasallutundan kurtarmak amacıyla verdiği mücadeleyi anlatmaktadır. Öyküye göre köy delikanlıları ulu çınarın köklerine bıraktıkları süt ve bal ile beslenen orman perilerini su kaynağında yaptıkları banyo sırasında izleyerek günaha girmektedirler. Bu periler ayrıca küçük köy çocuklarını dansları ile büyüleyip uçurum kenarına götürmekte ve düşüp ölmelerine neden olmaktadır.

Verdikleri diğer zararları da gören keşiş, bu perilerden kurtulmanın çaresini önce bu ulu çınarı, sonra da perilere barınak olması muhtemel tüm ağaçları yok etmede görür. Barınakları yok edilen orman perileri kurtuluşu bir yeraltı mağarasına sığınmada bulur. Perileri sığındıkları bu mağarada kıstıran Therapion, dar giriş önüne bir kilise yaparak, perilerin orada aç ve susuz bırakarak ölümlerini beklemeye başlar. Keşişin bu davranışını uygun bulmayan Hz. Meryem, genç bir rahibe kılığında keşişe görünerek; orman perilerinin yaratılış döneminde kanatsız melek olarak yeryüzündeki ormanlara indiklerini, buralarda Pan ırkı ve orman perileri halinde yaşadıklarını, bunları cezalandırmanın Tanrı'ya ait olduğunu söyleyip keşişden mağaraya giriş izni ister. Aldığı izin ile mağaraya giren Hz. Meryem, orman perilerini kırlangıç haline getirerek pelerininin altına saklar ve dışarı çıktığında hepsini serbest bırakır (YOURCENAR 1992, s. 62-71).

Edebiyatımız incelendiğinde ağaç ve orman konusunda sayılamayacak kadar çok eser bulunduğunu görürüz. Kuşku yok ki, yer darlığı nedeniyle bu eserlerin her birisine ait birkaç cümlenin alıntı yapılarak burada verilmesi mümkün değildir. Esasen, amacımız ağaç ve orman konusunun tamamı değil sadece anıtsal nitelikteki ağaçları kapsamaktadır. Bu nedenle, seçtiğimiz örneklerin bu kadarla sınırlı tutulması yeterli görülmüştür. Ancak, konuyu kapatmadan önce son bir örneği de Çinli Şair Zin Zö-Hao'dan verelim. Şair, kozmik hayat ağacını çağrıştıran "Ağaç" başlıklı şiirinde ağacı şöyle tanımlamaktadır: "Ağaç sonsuza uzanır; Boşluğu yakalar; ve yine de sonsuz ellerinin içindedir. Birbirine geçmiş kökleri geçmişin içine dalar; Dolaşık dalları uzanır geleceğe doğru; Tomurcukları, gür yaprakları, Okşar bulutları, güneşi, yıldızları. Yaşamı en yükseğe, en büyüğe ulaşır, en derine, en genişe. Gökyüzü mavi bir sonsuzluktur. Bilimsiz ve giz dolu. Ağaç sonsuza uzanır; ve yaşamanın anahtarlarıyla, açılıp girebilir evrenin gizinin içine." (ANONİM 2004, s. 19).

Prof. Dr. Ünal ASAN


Not: Bu makalenin tam sürümü, proje kapsamında hazırlanan katalog-kitap içerisinde mevcuttur. Makale içerisinde adı geçen ağaçların resimlerine ve diğer görsellere elektronik katalog-kitap içerisinden ulaşabilirsiniz.