Mistik Yönü İle Anıt Ağaçlar (4)

Mistik Yönü İle Anıt Ağaçlar (4)

Anıtsal niteliğe sahip ağaçların insan belleğindeki mistik yönünü öne çıkaran kültürel mirasın temelleri, binlerce yıl önce yaşayan ilkel klanların ağaç kültüne kadar inmektedir. Batı dillerindeki kelime anlamı "tapma, tapınma, din, dini tören, ibadet ve ayin" olarak açıklanan kült terimini, Türk kültüründe "dini tören veya ayin" olarak anlamak gerekir. Çünkü Türkler arasında kutsal ağaç, dağ, su vb. nesneler Tanrı'nın kendisi olarak değil, onu sembolize eden ve kendisi ile bağlantı kurmada insana yardımcı olan vasıta olarak kabul edilmektedir.

Nitekim ne eski Türk inancı terk edilmeden önce ne de bugün kimi ilkel klanlarda görülen biçimde kendisine tapılmamıştır. Yaratılışın ilk anından günümüze kadar olan süreçte hava, su ve toprak kadar önemli olan ağaç, insanoğlunun inanç dünyasında bir taraftan Tanrı ile bağlantı kurma ve cennete gitme gibi konularda kendisine yardımcı olurken, bir taraftan da yağmur yağdırma, sürüleri çoğaltma, çocuk sahibi olamayan kadınları doğurtma gücüne sahip varlıklar olarak algılanmıştır.

Ağaçların ruhları olduğuna inanılan ilkel toplumlarda dünyanın kendisi gibi ağaçların da birer ruhu olduğuna ve her davranışı insan gözü ile değerlendirdiklerine inanılır. Sözgelimi, Doğu Afrika'daki Wanikalar arasında hindistancevizi ağaçlarını kesen bir kişinin ana katili gibi değerlendirildiği; bir anne, çocuklarını nasıl besliyor ise bu ağacın da insanları öyle beslediği belirtilmiştir.

Benzer şekilde, her yerin ruhlarla dolu olduğuna inanan Siyamlı keşişlerin suçsuz bir insanın kolunu kesmekle bir ağacın dalını kesmenin aynı olduğuna inandıkları ifade edilmiştir (FRAZER 1991, s. 61-68).

Ağaç kültü, bütün dünya milletlerinde olduğu gibi Türk Milleti'nin eski inanç sisteminin bir uzantısı olarak günümüzde yaşamaya devam etmektedir. Bu kültün özünü "Hayat Ağacı" düşüncesi oluşturmuştur.

Bütün milletlerin kültüründe ve çoğu dinlerde görülen bu kutsal ağaç motifi, "Kozmik Ağaç" olarak da anılır. Tanrı ile iletişim kurmadaki öneminden ötürü, hayat ağacı Türkler arasında "Tanrının Ağacı" olarak kabul görmüş ve eski Türk inanç sisteminin bir gereği olarak her evin doğuya bakan kapısının önüne mutlaka bir ağaç dikilmiştir. Bugün bu geleneğin en somut örneğini, Erzurum'daki Yakutiye Medresesi girişindeki ağaç motifinde görüyoruz (ÇELİK 2010 s.4).

Hiç kuşkusuz, hayat ağacı kavramı eski Türk toplumlarının hiç birisinde kimi ilkel klanlarda olduğu gibi kendisine tapılan bir nesne değil, tanrısallığı çağrıştıran ve tanrının algılanışına yardımcı, kendisine ulaşmada vasıta olan kutsal bir simge olarak kabul görmüştür (ERGUN 2004, s.391).

Eliade'nin (1991 ve 1999) çalışmalarına atfen Ergun (2004) tarafından verilen bilgilere göre kozmik ağacın en önemli özelliği dünyanın merkezinde yer alması ve yeraltı, yerüstü ve gökyüzünden oluşan üç kozmik alanı birbirine bağlamasıdır.

Kozmik ağaç bazen merdivenle, bazen de ağaç direkle temsil edilir. Yeryüzünün ortasında yükselen kozmik ağacın dalları gökyüzünde Tanrı katına ulaşır.

Hinduların kutsal kitabı vedalar'daki yaratılış efsanelerinde "Ulu Yaratıcı Tanrı Brahma'nın tüm yarattıklarını dallarında taşıyan devasa bir ağacın olduğu" anlatılır. Kabbala Destanı'nda bu kozmik ağacın köklerinin gökyüzündeki cennette, gövdesi ve dallarının yeryüzünde olduğu belirtilmektedir. Orman içinde bir kaynak yanında ya da yüksek bir dağın tepesinde olduğu varsayılan bu ağaç vedalar'da "Banyan Ağacı" olarak da anılmaktadır (HAGENEDER 2001, s. 71).

Sibirya Tatarları'na göre bu ağacın bir eşi de yeraltında bulunur. Dokuz köklü bir çam olan bu ağaç, İrle Han'ın sarayının önünde yükselir ve ölüler hakanı ile oğulları atlarını bu ağaca bağlarlar. Orta ve Kuzey Asya mitolojilerine göre, kozmik ağacın göğün yedi katını simgeleyen yedi adet dalı bulunmaktadır (ERGUN 2004, s.19).

Dünya milletlerinin ilk insan konusundaki mitlerinde ağaçtan türeyen insan inancının çok yaygın biçimde yeraldığı görülür. Sözgelimi dokuz Türk boyunun, dokuz dalı bulunan Hayat Ağacı'ndan (Ulu Kayın) türediği ifade edilmiştir (GÜRBÜZ 2013). Avrupa yaratılış mitinde sözü edilen kozmik ağacın adı "Ash Yggdrasil" olarak verilmektedir. Dalları bütün dünyaya yayılan ağacın üç kökü bulunur. Bu ağacın en önemli özelliği, Tanrı'nın bütün kararlarını yeryüzünün en büyüğü olan bu ağacın altında vermesidir (ERGUN 2004, s.20). J. G. Frazer (1991), J. Kamp (1877), J. Campbell (1992), K. Helm (1913) ve D. Zelenin (1937) tarafından yapılan araştırma sonuçlarını değerlendiren Ergun, dünya mitlerinde kozmik ağaçla ilgili olarak verilen bilgilerin birbirine benzediğini belirtmektedir. Orta ve Kuzey Avrupa mitlerindeki ortak tanıma göre kozmik ağacın ana özelliği; gökyüzü, yeryüzü ve yeraltını kapsayan üç âlemi birbirine bağlayan devasa bir yapıya sahip olmasıdır. Dibinde kutsal bir su kaynağının yer alması, tepesinde bir kartalın oturması, dallarında geyik ve karaca türlerinden hayvanların otlaması ve dallardaki yuvalarda ruhların ya da çarmıha gerilen "ilk ata" nın bulunmasıdır (ERGUN 2004, s.20-21).

Benzer bir tanımlamanın Türk Mitolojisi'nde "Ulu Kayın" için de verildiği görülmektedir. Türk Mitolojisindeki "Hayat Ağacı" kavramının Ulu Kayın ile özdeş olduğuna işaret eden Gürbüz, Ulu Kayın'ın yeryüzü, yeraltı ve gökyüzünden oluşan üç âlemin tam merkezinde bulunduğunu, dallarının gökyüzünü ayakta tuttuğunu, köklerinin yerin yedi kat dibine kadar indiğini ve tepesinde Tanrı Ülgen'in oturduğunu belirtmektedir (GÜRBÜZ 2013). Bir başka kaynakta bu kutsal kayın ağacının cennette bulunduğu ve bütün insanlığın anası olan "Ana Tanrı" veya "Kadın Ana"nın bu ağacın içinde veya köklerinde yaşadığı belirtilmektedir (GENÇ ve GÜNER 2003).

Persler'in yaratılış miti Bundahiş'e göre, dünya yaratılırken üç büyük ağaç öne çıkmaktadır ki bunlar "Bütün Tohumların Ağacı", yaşlıları gençleştiren, ölüleri canlandıran "Ölümsüzlük Ağacı" ve ilk yaratılan insan olan Gayamort'un ölümü ile ortaya çıkan ağaçtır. Gayamort ölünce organları tohum vermiş ve bunlardan sekiz metal (altın, gümüş, demir, pirinç, teneke, kurşun, cıva ve adamat) meydana gelmiştir. İlk insan çifti, mükemmel tefekkür meleğinin koruması altında ortaya çıkan ve her yıl bir yaprak veren onbeş yapraklı bir bitkiden türemiştir. Bu çiftin gövde ve kolları birbirine öylesine girmişti ki hangisinin erkek hangisinin dişi olduğu anlaşılamamış, kendilerine "Moşya ve Maşyoi" adları verilmiştir. Bu ağaçların hepsi de Ahura Mazda (yaratıcı) tarafından yaratılmıştır (ERGUN 2004, s.23- 24). Ölümsüzlük ağacı, Pers inanışında "Ana" olarak da anılmaktadır.

Pers inanışındaki "Bütün Tohumların Ağacı" düşüncesinin bir benzerini eski Lübnan halkının inanışında da görüyoruz. Bu gün Bischerre Köyü civarında 400 ağaçlık bir parça olan ve etrafı taş duvar ile çevrili olan anıt ormanda bulunan bir sedir ağacı "Allah'ın Sediri" adı ile anılmakta ve 3000 yaşında olduğu belirtilen bu bireyin dünyadaki tüm sedirlerin atası olduğuna inanılmaktadır (ASAN 1991, 1994).

Kozmik ya da hayat ağacı kavramları, "Kozmik Direk" tanımlaması ile Avustralya klanlarının mitlerinde de görülmektedir. Kökünde Karora'nın uyuduğu bu kutsal direk, tavanına ulaşmak istercesine göğe doğru uzanmaktadır. Campbel'in Strehlow'dan (1947) alıntı yaparak verdiği bilgilere göre, canlı bir yaratık olan bu direğin üzeri insanınkine benzeyen yumuşak bir deri ile kaplıdır. Karora'nın başı başlangıçtan beri bu direğin dibinde durmaktadır (CAMPBEL 1992). Benzer bir direk ile Ortaçağ Avrupası'ndaki toplumlarda da karşılaşıyoruz. Sözgelimi, Âdem'in kafatasının orada gömülü olduğuna inanıldığı içindir ki, İsa'nın çarmıha gerildiği haçın dikili olduğu Golgota Tepesine "Kafatası Tepesi" denilmektedir (CAMPBEL 1992).

Üç âlemi birleştiren kozmik hayat ağacının Tanrı ile iletişim kurmada insanlara vasıta olduğu inancını Kuzey Amerika yerli kabilelerinde de görüyoruz. Bu toplulukların inançlarına göre dünyanın merkezinde olduğu kabul edilen kutsal ağaç, insan yaratılışının gerçekleşmesinde, şeytanların ve kötü ruhların kovulmasında, hastalıkların iyileştirilmesinde ve ölülerin defnedilmesinde önemli bir işleve sahiptir. Marriot- Rachlin (1994) ve Erdoes-Ortiz (1994) tarafından verilen bilgilere göre; Osage'ler, asıl vatanları olan gökyüzünden düştükleri için, tekrar dönebilme umuduyla totemlerini kozmik ağaçtan yapılan direkler biçiminde yapmışlardır. Çeyen Kabilesi'nin yaratılış mitinde ağaçlar toprak büyükannenin saçları olarak tanrının buyruğuyla yeryüzüne çıkmıştır. Çoktaw ve Çikosav kabilelerinin Kutsal Bayır'a göç etmeleri sırasında, kendilerine kutsal hayat ağacından direk biçiminde yapılan bir totem önderlik etmiştir. Çeroke inancına göre; çam, sedir ve defne ağaçlarının yapraklarını dökmeme ve böylece sürekli canlı kalabilme ayrıcalığı, yedi gün yedi gece süren yaratılış sırasında uyumadan bekledikleri için "Ulu Güç" tarafından kendilerine bahşedilen bir ödül olarak değerlendirilmiştir. Siyu'ların inanışına göre insan yaratılışı sırasında sedir ağacının damarı kullanılmıştır. Akoma kızılderililerinin inancına göre başlangıçta yer altında yaratılan ilk insanlar yeryüzüne Tanrı'nın gönderdiği çam ve köknar ağaçlarının köklerine tırmanarak ulaşırlar (ERGUN 2004, s.26).

Bu yaratılış mitinde anlatılan olaylara göre yaratılan ilk iki insan dişi olup yeraltında yaşamaktadır. Tanrı'nın Elçisi Tsitctinako, onlara dört çeşit ağacın tohumunu getirerek kendilerinin yeryüzüne ancak bu tohumlar yardımıyla çıkabileceklerini bildirir. Tohumlar ekilir ve ağaçlar büyümeye başlar. Diğerlerinden daha hızlı gelişen çam ağacı toprağı yararak güneş ışığının yeraltına girmesini sağlar. Daha önce yeraltında yaşayan ilk iki insan, köknar ağacının köklerine tırmanarak yeryüzüne çıkar. Tsitctinako, onlara çam ağacının dalları ile ateş yakmasını öğretir. Ekilen tohumların ulu ağaçlar olacağını ve kendilerinin bu ağaçları keserek kütüklerinden ev yapabileceklerini söyler (ERDOES-ORTIZ 1994).

Ergun, Kızılderililerde ve Türklerde evin kutsiyeti ve merkezinin direk kabul edilmesinde ağacın büyük rolü olduğuna dikkat çekmektedir. Yazara göre, çadırın orta direği kozmik ağacı temsil etmektedir. Yazar, bu düşüncenin Anadolu'da halen devam ediyor olmasını Balıkesir Savaştepe ilçesi, Karacalar Köyü'nde yaklaşık 100 yıl önce gerçekleştiği belirtilen bir olaya bağlamaktadır. Olay, köye yerleşen bir Yörük oymağının başından geçmiştir. O tarihlerde köye gelen oymak, çadırlarını bir su kenarına kurar. Geri dönüş zamanı geldiğinde çadırları söken oymak halkı, direklerden birisinin Allah'ın bir hikmeti olarak yeşerdiğini ve ağaç haline geldiğini görür. Ağaç haline gelen bu direği yerinde bırakan oymak halkı ona saygı gösterir (ERGUN 2004, s.28). Burada hemen belirtelim ki kavak, söğüt, dişbudak ve kızılağaç gibi ağaç türlerine ait gövdelerin sırık ya da direk biçiminde kesilen son 3-5 yıllık uç gövde parçaları uygun yerden alınmaları ve su kenarına yakın olan yerlerde yeteri derinliğe dikilmeleri halinde yeşerip sürgün vermeleri, doğada sık karşılaşılan normal bir durumdur. Bu nedenle, Yörük obasının karşılaştığı olayın gerçekleşmiş olmasından kuşku duyulmamalıdır. Ancak bu olayın ilginç ve anormal olan yönü, çadır orta direği olduğu için dibindeki toprak sürekli sıkıştığı ve köklerin hava alamadığı ve keza toprak üstündeki bölümün çadırın içindeki normal yaşam aktivitelerinden kaynaklanan (üzerine çivi çakarak askılık biçiminde kullanma, hemen bitişiğinde ısınma ve pişirme amaçlı ateş yakma vb.) ortam baskısı altında olduğu halde, dikilen direğin yine de yeşerebilmiş olmasıdır.

Türk ve Kızılderili âdetlerinin bu bağlamdaki benzerliğini defin törenlerinde de gözlemliyoruz. Ölen kişinin hemen gömülmeyip bir gece çadırda bekletilmesi, ölü başında edilen dualar sırasında kutsal ağaç odunu ile tütsü yakılması, edilen duaların Tanrı katına bu duman ile ulaştığına inanılması, Altaylar'dan Orta Asya'ya Türk boylarındaki uygulama ile aynılık göstermektedir.

Hayat Ağacı'nın Havai adalarındaki örneği, bir tarafı kuru diğer tarafı yeşil olan özel nitelikli bir ağaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölüler âlemine geçen bir ruhun ağacın yeşil yanına tırmanması halinde o ruhun gerçek âleme ulaşamadan yok olacağına inanılır. Havai inanışına göre sadece gerçek erdem sahibi olanlar gerçek dünyaya ulaşabilmektedir. Beckwith'in (1940) Havai mitolojisi konusundaki derlemelerini yorumlayan Campbel, Havai ağacı ile başta Yggdrasil olmak üzere diğer kozmik ağaçlarda ortak motif olarak gözlenen yaşam ve ölüm ile kadın ve erkek ikilemlerinin tek bir mitos üretici merkezinden kaynaklandığı savını ileri sürmektedir. Diğer adı Odin olan Yggdrasil, daha önce de belirtildiği gibi tanrıların her gün üzerinde bulunduğu ve günlük olaylara ilişkin kararlar verdiği ulu bir ağaçtır. Yazar, Yggdrasil mitinde anlatılanları dikkate alarak konuyu Âdem ve İsa Peygamber kültleri ile benzeştirmektedir (CAMPBEL 1992).

Hayat Ağacı'nın Tanrı ile iletişim aracı olduğuna ilişkin bir başka örneği de Sümer Mitolojisi'nin ünlü bir kahramanı olan Gılgamış Destanı'nda görüyoruz. Adı geçen destanda hem ağaç, hem de orman kültü bulunmaktadır. Mezopotamyalılar, Tanrıça İştar'ın Kutsal Sedir Ormanı'nda yaşadığına inanmaktadır. Amanos Dağları'nda (eski adı Hamanu) bulunan bu sedir ormanının altı bin fersah (yaklaşık 36 bin km, dünyanın çevre uzunluğuna yakın bir mesafe) uzunluğunda olduğu belirtilmiştir.

Doğu Torosların Güneydoğu uzantısı olan Amanos Dağları, Adana'dan başlayıp Suriye ve Lübnan üzerinden Filistin'e kadar uzanmaktadır. Mısır ve Mezopotamya ile birlikte Peygamberler Diyarı olarak bilinen bu coğrafyanın, yazılı tarihin henüz ortaya çıkmadığı 5000 yıl öncesinde sedir ormanları ile kaplı olduğunu eski Sümer tabletlerinden ve kutsal kitaplardan anlıyoruz (ASAN ve PEHLİVANOĞLU 1985; ASAN 1991). Lübnan ve Filistin'deki sedir ormanlarının tarihsel çağlar içinde nasıl yok edildiğine ilişkin günümüze ulaşan yazılı belgeler Arap, Babil, Finike, Yunan ve Roma dillerinde yazılmıştır. Eski çağlarda en kıymetli ticari metalardan biri olan sedir, Eski Mısır ve Mezapotamya uygarlıklarında saray ve tapınakların vazgeçilmez ögeleri olarak algılanmıştır (BOYDAK ve ASAN 1990). İsa'dan 2750 yıl öncesine ait bir yazılı belgede Finike'den Mısır'a gelen 40 parçalık deniz ticaret filosunun yükü, "Biz sedir odunları ile yüklü 40 gemi getirdik. Gemileri sedir odunundan inşa ettik. Kral sarayının kapılarının sedir ağacından yaptık." olarak belirtilmiştir. Lübnan Dağları'nın sedir ormanları yönünden zenginliği, II.Ramses'in İsrail'de görevlendirdiği Hori'nin Firavuna yazdığı bir mektupta "Gündüz dahi gökyüzünün karanlık olduğu Lübnan'a giden yoldan hiç geçmedin mi? Orası göğü tırmalayan servi, meşe ve sedirlerle kaplıdır." cümleleri ile anlatılmıştır (BOYDAK ve ASAN 1993).

Yaşlı bireylerinin o görkemli görünüşünün insan belleğinde bıraktığı izlenim nedeniyle, sedirler tüm tarihsel çağlar içinde insanoğlunun özel ilgisini çekmiştir. Bu nedenle de eski kitabelerde ve kutsal kitaplarda sık sık konusu edilmiştir. Eski İncil'de 40 ayrı paragrafın 100 yerinde adı geçen sedirler, Yeni İncil'de de yer bulmuş ve bu kutsal kitapta devlet gücü, şan, şeref, zenginlik ve otoritenin simgesi olarak gösterilmiştir.

Eski Mezopotamya'yı anlatan kil tabletlerde, İsa'dan 2400 yıl önce bu topraklarda hüküm süren Babil Kralı Gudea'nın yaptırdığı saray ve tapınaklarda 60 elle (yaklaşık 25-30 m) uzunluğundaki sedir gövdelerini Amanos Dağları'ndan getirttiği belirtilmektedir. Bir başka Babil kitabesinde ise Kral II. Nabukadnazar'ın Babil Kenti'nin imarı için gereken ağaç gövdelerini taşımak amacıyla özel geçitler ve kaydırma yolları inşa ettirdiği, Babil Şehri ana kapısını sedir ağacından yaptırarak üzerini bronz ile kaplattığı bildirilmektedir. Bu kralla ilgili olarak yazılan bir kitabede Nabukadnazar'ın sedir odununa verdiği değer; "Evvelce hiç bir kralın yapmadığını ben yaptım. Dağları yardım, taş blokları uçurdum, geçitler açtım ve sedirlerin taşınması için kaydırma yolları yaptırdım. Muhteşem, çok uzun, kuvvetli sedirler getirttim ki, vasıfları fevkalade ve koyu renkli, görünüşleri emsalsiz olup Lübnan'ın en büyük hasılatı idiler." biçiminde ifade edilmektedir. Brisa Vadisi'nde bulunan bir kabartmada ise, Nabukadnazar'ın büyük bir sedir ağacını kestiği an resmedilmektedir.

Kral Davut ve Süleyman da (İsa'dan 1000 ve 927 yıl önce), kendi saray ve mabetlerinin yapımı için sedir ağacını tercih etmişlerdi. Yazılı belgelere göre Saba Melikesi Belkıs'ı hayran bırakan saray ve tapınakların içi "Bütün evin içi, hiç taş görünmeyecek biçimde bükülmüş düğüm ve çiçekler halinde sırf sedir ağacından ibarettir. ...Ve o evi sedir kiriş ve parkeleri kaplamıştı." (1. Könige, 6, 18) şeklinde betimlenmektedir.

Lübnan'daki sedir ormanlarının yok olması üzerinde insanlar kadar Akdeniz iklim kuşağının normal olaylarından sayılan doğal yangınlar da etkili olmuştur. Yazılı belgelerde bu tahribat "Lübnan, kapılarını aç, yangın sedirlerini yutuyor! Siz köknarlar, feryat edin zira sedirler öldü ve harikulade varlıklar mahvoldu." (Sacharja 11, 1-2) cümleleri ile lirik bir biçimde anlatılmıştır.

Sedir ormanlarında yapılan aşırı faydalanma biçimi, bir zamanlar orman denizi olan bu bölgedeki kaynakların, daha Büyük İskender zamanında tamamen ortadan kalkmasına ve Lübnan Dağları'nın bugünkü kıraç görünümü almasına neden olmuştur. Nitekim İsa'dan önce 333 yılında Büyük İskender, 500 parçalık gemi yapımı için gerekli sedir odununu Toros Dağları'nın Anadolu'daki bölümünden sağlamıştır. Bölge ormanlarında tarihsel çağlar boyunca yapılan tahribattan günümüze ulaşabilen kalıntılar, en büyüğü Bischerre Köyü civarında 400 ağaçlık parça olan birkaç orman artığıdır. İçinde çok sayıda anıtsal nitelikli sedir ağacı barındıran bu ormanda bulunan ve yeryüzündeki bütün sedirlerin atası olduğuna inanılan bir sedir ağacı "Allah'ın Sediri" adı ile anılmakta ve Lübnan bayrağını süslemektedir (ASAN 1991, 1994). Orman içindeki anıtsal nitelikli ağaçlardan biri de ünlü şair Alfonso de la Martin'in adı ile anılmaktadır. Gılgamış Destanı'nda hayat ağacı düşüncesinin "Ağaç Kültü" örneği, sözü edilen destanın "Gılgamış ile Huluppu Ağacı" adını taşıyan 12. bölümünde yer almaktadır. Mitte anlatılanlara göre Tanrıça İştar, Fırat Nehri kıyısındaki bir Huluppu ağacını sökerek bahçesine dikmek ister. Amacı, büyüdüğünde bu ağacın tahtasından karyola ve sandalyesini yapmaktır. Ancak düşmanları Tanrıça'yı engellemeye çalışmaktadır. Tam bu sırada Tanrıça'nın yardımına Gılgamış gelir. Yardımdan hoşnut kalan Tanrıça, Gılgamış'a bu ağacın gövde odunundan yapılmış bir davul (Pukku) ile dal odunundan yapılmış bir tokmak (Mikku) hediye eder (HOOKE 1993).

Destanda konu edilen davul ve tokmak (Pukku ve Mikku), Tanrıça tarafından verildiği için dinsel törenlerde tanrı kelamını dile getiren ve ayrıca dilek ve istekleri tanrıya ulaştıran sihirli bir gücünün bulunduğuna inanılarak kutsal sayılmıştır.

Davul ve tokmağa bu özelliklerin izafe edilişine eski Türk kültür ve inanışında da (şamanların çaldığı davul ve tokmak) rastlanılmaktadır.

Hayat ağacı kültünün bir başka örneğini eski İran ve Hindistan'da yaşayan Mecusiler'de gözlemliyoruz. Mecusiliğin temel dayanağı, aydınlık ilahı olan Ahura Mazda'yı simgeleyen kutsal ateştir. Ahura, kâinatın düzenini kurup kollayan bir güç olarak algılanmıştır. Ahura Mazda'nın diğer adı Mitra'dır (Güneş Tanrısı). Mecusilik, önce Hindistan'da başlayan çok eski bir inanç olup, İran'a Zerdüşt ile birlikte daha sonra girmiştir. Mecusilikteki ağaç kültünün temel dayanağı tepe formu bir mum alevini andırdığı için, kutsal ateşi çağrıştıran servi ağacı oluşturmaktadır (ASAN 1987, 1992). M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllar arasında yaşayan Zerdüşt'ün inancına göre, bütün tapınaklarında bulunan kutsal ateş bir daha söndürülmemek üzere buradan evlere taşınırdı. Hiç kuşkusuz, ateşin kimi toplumlarda kutsal sayılması Mecusiliğin çok daha gerisine gitmektedir. Nitekim alevi çağrıştıran servinin ağaç kültünde kutsal sayılmasının kökeni ilkel klanlara dayanmaktadır. Bu nedenledir ki servi ağacı Hindistan'dan Anadolu'ya, Yunanistan'dan İngiltere'ye kadar, yüzyıllar boyunca eski dünyanın bu coğrafyasında devlet kurup hüküm süren bütün milletler tarafından kutsal sayılarak saray, tapınak ve mezarlıkların vazgeçilmez ağacı olmuştur.

Servi bu yönü ile Pagan inanışından Museviliğe, Hıristiyanlık'tan İslamiyet'e bütün dinlerde kutsal sayılmıştır. Ancak Pagan inanışından farklı olarak, tek tanrılı dinlerde bu kutsiyet sonsuz sükûn ve uhreviyet simgeselliğinin ötesine geçmemiştir.

Hayat ağacı kültünün eski Türk inanışındaki yansımasında cennette bulunan kutsal bir kayın ağacı ile bu ağacın kökünde oturan bir "Ana Tanrı" bulunmaktadır. Bu kayın ağacı, bütün insanlığın anası olan "Kadın Ana" yı içinde saklamaktadır. Yakut Türkleri'ndeki inanca göre, dünyanın ortasından Kutup Yıldızı'na kadar uzanan bir demir ağaç vardır. Bu ağacın tohumları toprağa yer ve gök yaratılırken atılmıştır. Yer ve gök gelişip büyüdükçe bu ağaç da gelişmiş, yer ve gök arasındaki boşluğun tamamını kaplamıştır (GENÇ ve GÜNER 2003). Yeraltı ile gökyüzünü birleştiren ve Tanrı gücünün belirtisi sayılan kozmik ağaç düşüncesinin; Allah kelâmının yazılı olduğu Tevrat, İncil ve Kur'an gibi kitaplarda ateş veya ışık sütunu olarak yer aldığını görüyoruz. Kur'an-ı Kerim'in Türkçe açıklamalı mealini veren kaynaklardan birisinde, böyle bir ışık sütununun bugünkü Kâbe'nin bulunduğu yerde Şit Peygamber zamanına kadar mevcut olduğu bildirilmektedir (ÖZEK ve Ark. 2003, s. 19). Bakara Suresi'nin 127. ayeti için verilen bu açıklamaya göre, Hz. Âdem, cennetten kovulduktan sonra yeryüzünde Hz. Havva ile buluşur. Bugünkü Kâbe'nin bulunduğu yerde gerçekleşen bu buluşmadan duyduğu memnuniyet için Allah'a şükür niyeti ile dua etmek ister ve cennette iken etrafında tavaf ettiği ışık sütununun yeryüzünde tekrar tecelli etmesini diler. Hz. Âdem'in yakarışını boş çevirmeyen Allah, o anda bir ışık sütununu orada yaratır. Hz. Şit zamanında kaybolan ışık sütununun yerinde siyah bir taş kalır. Şit Peygamber, ışığın kaybolduğu bu yere dört köşe bir bina yaptırır ve bir köşesine Hacer- ül Esved olarak bilinen o siyah taşı yerleştirir. Hz. İbrahim, Nuh Tufanı'nda kumlar altında kalan binanın temellerini oğlu İsmail ile birlikte bularak bu temel üzerine bugünkü Kâbe'yi inşa eder.

Hayat ağacı bütün kültlerde yaratılışın kaynağı olarak görüldüğü için ilkel klanlarda kendilerine korku ile karışık derin bir saygı duyulmuştur. Ancak, Hz. Âdem ile başlayıp Hz. Nuh ile devam eden, tufan sonrasında Hz. İbrahim ile yeniden canlanıp, Hz. Muhammed ile en üst noktasına ulaşan Tek Tanrı (Allah) inancı fetişizme dayalı pagan ritüellerin her türlüsünü yasaklamıştır. Bu nedenle, Allah inancının yaygın olduğu semavi dinlerde kutsal ağaç inancı zaman içinde önemini yitirmiştir.

Burada hemen belirtelim ki Türk toplumu, hemen hiçbir dönemde tanrıdan başka yaratıcı ve koruyucu tanımamıştır. İslamiyet öncesinde her şeyin yönetici ve düzenleyicisi olarak gördüğü Gök Tanrı, kendisi ile irtibat kuran kullarına yardım elini yeraltı, yerüstü ve gökyüzünü birleştiren kozmik ağaç vasıtası ile uzatmıştır. Tanrıyı simgeleyen bu kutsal ağaç, Türk toplumlarında hiçbir zaman Tanrı yerine geçmemiş ve fakat Tanrı katına ulaşan dalları ile ona ulaşmada çok önemli bir vasıta olarak algılanmıştır. Bu nedenle, günümüzde dahi Türk toplumu namaz sonrası yaptığı dua ile kutsallığına inandığı anıtsal nitelikli ağaç altında kurban adayıp bez bağlayarak yaptığı dua arasında hiçbir fark görmemektedir (ERGUN 2004, s.392).

Türk toplumunda kutsal ve mistik mekânlardaki ağaçlara gösterilen saygının, bazı hallerde bu ağaçların himayesinde bulunan kabirlerin sahiplerine duyulan saygıdan kaynaklandığını görürüz. Bu konuda ülkemizdeki en özgün örnek, İstanbul Kocamustafapaşa Camii avlusunda, uzun yıllar boyunca ahşap ve beton çeşitli payandalarla ayakta tutulmaya çalışılan ölü bir servi gövdesidir.

Ağaç ile ilgili el yazması eserlere göre, bu ağacı anıtlaştıran mistik özellik, altında yatan iki genç kızın mezarıdır. Öyküye göre, Kerbelâ'da şehit olan İmam Hüseyin‘in iki kızı Yezit tarafından esir edilip Mısır'a gönderilir. Ancak yolda İspanyol gemicilere esir düşen kızlar, önce İspanya'ya, sonra da Bizans İmparatoru'na teslim edilmek üzere İstanbul'a getirilirler. İmparator, Araplar ile arasındaki ilişkileri düzeltmek amacıyla bu iki kızı kendi oğulları ile evlendirmek ister. Talebi reddeden kızlar o zaman adına "Kızlar Manastırı" denilen yere kapatılır. Bir akşamüzeri ikisi birden ölen kızlar için İmparator bu servi ağacının altında iki mezar yaptırır. İstanbul'un fethinden sonra Sümbül Efendi Dergâhı olarak ünlenen eski manastırdaki bu servi ağacının ne denli kutsal olduğunu, kendisini bugün dahi ziyaret eden binlerce insandan anlıyoruz (ASAN 1987; 1991; 2009). Yavuz Sultan Selim zamanında içine cami yaptırılan dergâhta bulunan bu servinin yıkılması halinde kıyametin kopacağına inanılmıştır (AYTÜRK ve ALTAN 1990).

Eski Türk Boyları'nda görülmemesine karşın, Akdeniz Havzası'nda doğrudan ağaca tapma bağlamında bir örneği eski Yunan Kültü'nde görmek mümkündür. Yunan Mitolojisi'nde sözü edilen öykülerden birisine göre, Attika Bölgesi'nde Atina şehrinin ilk kuruluşu sırasında Tanrı Zeus şehrin kurucusu ve koruyucusunun kim olacağı konusunda bir yarışma düzenler. Bu yarışmada şehre en değerli armağanı verecek olan, Attika'nın koruyucusu olacaktır. Yarışmaya Deniz Tanrısı Poseidon ile Zeus'un kızı Tanrıça Athena katılır. Tanrıça Athena ile Deniz Tanrısı Poseidon arasında yapılan tartışımalar sırasında Poseidon, Atinalıları kendi tarafına çekebilmek için denizden en ağır yükleri taşıyabilecek ve savaşlarda sahibini zafere koşturacak bir at çıkarır.

Sıra Athena'ya geldiğinde Tanrıça Athena kent halkına tek bir kökten fışkırttığı 12 gövdeden oluşan bir zeytin ağacı hediye eder. Eski Yunanistan'da yeni kurulan siteler kendilerini koruyan tanrı ve tanrıçaların adı ile anıldığı içindir ki, yeni site tarih boyunca Atina olarak anılagelmiştir.

Şehir halkının Poseidon'un güçlü atı yerine Tanrıça Athena'nın verdiği zeytin ağacını tercih nedeni, halkın artık göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçme ve medeniyeti seçme arzusu olarak da yorumlanmıştır. Bu nedenledir ki, savaşan halkların savaş sonrası birbirlerine zeytin dalı uzatmaları barış ve huzurun simgesi olarak algılanmıştır. Estin ve Laport, Atina Halkı'nın M.Ö. 5. yüzyıla kadar bu ağaca taptığını belirtmektedir. Bu mistik inanışa göre tüm zeytin ağaçları o dönemde kutsal devlet malı sayılmış; dolayısıyla ne kesilmiş, ne de yakılmıştır (ESTIN ve LAPORT 2002, s. 12-13).

Nuh Tufanı'ndan bu yana zeytin ağacı tüm kutsal kitaplarda bolluğun, adaletin, sağlığın, gururun, zaferin, refahın simgesi olarak anılmıştır. Yaşlı zeytin ağaçları ise bilgeliğin, aklın ve kutsallığın simgesi olarak kabul edilmiştir. Eski Ahit'te anlatılanlara göre Hz. Nuh, Tufan sonrasında suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercin salar. Sular çekilmediği için güvercin gemiye döner. Hz. Nuh, yedi gün sonra güvercini tekrar salar. İkinci denemede ağzında yeni koparılmış zeytin yaprağıyla gelen güvercin o günden sonra ümidin ve barışın, Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı ise ölümsüzlüğün sembolü olur. Milas-Kazıklı'da bulunan 500 yaşın üzerindeki bir zeytin ağacı, bu ağaca verilen ölümsüzlük simgesinin hiç de boşuna olmadığını göstermektedir.

Zeytin ağacının mistik kültür açısından kutsallığına günümüzdeki en özgün örnek, Kudüs- Gethsemane'de çok yaşlı 8 adet zeytin ağacının bulunduğu kutsal bahçedir. Hz. İsa'ya dua edenlere sessizce tanıklık ettiğine inanılan bu ağaçların 2000 yıldan beri burada olduklarına inanılmaktadır.

Görüldüğü üzere, ağacı kutsal sayma düşüncesinin temelleri semavi dinler kültürünün kutsal kitaplarına kadar inmektedir. Nitekim Sidretü'l Münteha'da cenneti gölgeleyen zümrüt yapraklı tuba ağacı, Nuh Peygamber'in gemisini inşa ettiği sedir ağaçları, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in bir sözüyle harekete geçip yürüyen hurma ağacı bu konuda akla gelen ilk örneklerdir. Ancak verilen örneklerin hiç birisinde ağaçlara doğrudan tapınmanın söz konusu olmadığı açıktır. Zeytinin kutsal mekanlarda bulunuşuna ilişkin yurdumuzdan bir örnek, Hatay- Payas'daki Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi içindeki Sarı Selim Camii'nin avlusunda yer alan anıtsal nitelikli bir zeytin ağacıdır.

Anıt ağaç tespitleri incelendiğinde çınar başta olmak üzere servi ve meşelerin yerleşim alanları içi ve civarındaki kutsal ve mistik mekânlarda tek ağaçlar halinde bulunduğu görülür. Örneğin Beykoz- Tokatköy'deki anıt çınar yerleşim alanı içinde yer almaktadır.

Kahramanmaraş'ın Hartlap Bölgesi'ndeki Kasım Dede Mezarlığı ve Antalya İbradı'daki eski mezarlık kestaneler ile kaplı olmasına karşın, kutsal ve mistik mekânların ana türü servi, çınar ve meşedir. Fethiye İncirköy Eski Mezarlığı'nın tamamı kızılçamdır. Türkiye'nin en boylu sedir ve kızılçamları bu mezarlıklarda bulunduğu için, her iki alan da genetik rezerv olarak ayrılmış ve bilimin hizmetine sunulmuştur.

Bonsai kültür ve felsefesini Hayat Ağacı kültürünün günümüzde karşılaşılan en somut ve yaygın biçimi olarak anlamak gerekir. Çünkü kelime anlamı "Saksıdaki Ağaç" anlamına gelen Bonsai felsefesinde tabak, toprak ve ağacın birlikte oluşturduğu kompozisyon, Yaratıcı'nın yeryüzü ve cenneti bir tabak büyüklüğündeki alan üzerinde dahi varedebileceğini gösteren somut bir örnek olarak algılanmaktadır. Bulunduğu yere gerçeklik, iyilik ve güzellik getiren Bonsailerde ağaç, her zaman dünyayı temsil eden tabağın tam ortasında yer alır. Bonsai felsefesinde bu merkez yeraltı ve yeryüzünün buluştuğu "Kutsal Nokta" olarak algılanır ve bu alanın hiçbir varlık tarafından işgal edilmesine izin verilemez.

1000 yıl önce ilk defa Çin'de görülen Bonsai kültürünün bugün en yaygın olduğu Japonya'ya Kamakura Dönemi'nde girdiği sanılmaktadır (YÜCEL ve DEDEOĞLU 2011). 1000 yıl önce Çin İmparatorluğu'nun batıdaki sınırlarının Orta ve Kuzeydoğu Asya içlerine kadar girdiği dikkate alınırsa, bu coğrafyadaki hayat ağacı kültürünün Çin'i etkilemesinin çok doğal olduğu ortaya çıkacaktır.

Gerekli özen gösterildiğinde kendi türünün ulaştığı 300-400 yıllık ömre sahip olabilen bu bodur ağaçlar, yaşam süreleri boyunca kendilerine sahip olan insanların aile geçmişlerine tanıklık ettikleri içindir ki, özel ihtimam ve saygınlığı hak etmektedirler.

Prof. Dr. Ünal ASAN


Not: Bu makalenin tam sürümü, proje kapsamında hazırlanan katalog-kitap içerisinde mevcuttur. Makale içerisinde adı geçen ağaçların resimlerine ve diğer görsellere elektronik katalog-kitap içerisinden ulaşabilirsiniz.