Folklorik Yönü İle Anıt Ağaçlar (8)

Folklorik Yönü İle Anıt Ağaçlar (8)

Ağaçlara anıtsal nitelik kazandıran sosyo-kültürel özelliklerden birisi de, ilgili ağaca atfolunan moral ve kültürel ayrıcalıklardır. Fiziksel boyutlar yönünden olağanüstü sayılmasa da, yöre kültüründe olumlu veya olumsuz, gerçek veya hayal ürünü, mistik veya folklorik bir öyküye sahip olmak, ağaçlara anıtsal nitelik kazandırmaktadır. Anadolu'nun pek çok yöresinde anlatılagelen uzun halk hikâyeleri ve kısa öyküler, hep bu kültürün bizlere armağan ettiği birer kültür mirasıdır (ASAN ve UZUN 1994). Aşağıda verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere, anıt ağaçlar sosyo-kültürel açıdan incelendiğinde bazı örneklerde folklorik özelliğin mistik özelliklere, bazı örneklerde ise mistik özelliğin tarihsel ve folklorik özelliklere göre daha baskın olduğu görülür. Bir başka ifade ile; bazı ağaçlar sadece folklorik yönü ile anıtsal özellik kazanırken, diğer bazı ağaçlar hem folklorik, hem mistik, hem de tarihsel özelliklerin her üçünü birden kendi üzerinde toplayabilmektedir.

1- Uşaklı Çam

Ağaçları anıtlaştıran bir başka özellik, bu ağaçların yöresel folklor açısından kimi ilginç öykülerin kaynağı olmalarıdır. Sahip oldukları olumlu veya olumsuz kimi öyküler nedeniyle yöre halkının saygı ve sempatisini kazanan bu ağaçlara ilişkin pek çok örnek mevcuttur. Karaçamlar içinde folklorik özelliği olan anıt ağaçlardan birisi de Uşaklı Çam'dır. Uşaklı Çam'ın öyküsü aşağıdaki gibidir.

Bolu ili, Abant ilçesi yakınındaki Güvem Köyü'ndeki bu anıt karaçam yöre folklorunda hakkında anlatılan biri olumlu, diğeri olumsuz iki öykü ile ünlenmiş. Uşaklı Çam'ın olumlu öyküsüne göre, bu ağaç çocuksuz hanımlara çocuk veriyor. Bu inanışın nedeni ağacın ilginç dal oluşumu ve tepe yapısından kaynaklanıyor olsa gerek. Çok çatallı gövde formu yöre halkı tarafından doğurganlığın simgesi olarak algılanmış. Bu nedenle, çocuksuz hanımların bu ağaca yapacağı ziyaretin mutlaka ödüllendirileceğine inanılıyor. Ödülün değerinden ötürü de anıt çam çevre halk arasında "Uşaklı" adı ile anılıyor.

Uşaklı Çam'ın olumsuz yönü ise, hakkında çıkarılan uğursuz bir söylenti ile ilgili. Anlatılanlara göre, kışın odunu kalmayan bir kişi Uşaklı Çam'ın birkaç kuru dalını kesmek istemiş. Ancak, dala değen balta vuranın elinden fırlarken, ağacın kesilen yara yerinden kan akmaya başlamış. Olaya neden olan kişi de yedinci gün sonunda yaşamını yitirmiş. Doğada hiçbir varlığın bir başka varlık için uğursuzluk alameti olması mümkün değil kuşkusuz. Ancak, Mızık Çam'da olduğu gibi, Uşaklı Çam'ın hakkında söylenegelen bu öykü de ağaç için adeta bir sigorta işlevi görmüş. Çünkü kuruyup aşağı düşen tek bir dalı dahi yerinden kaldırılmamış. Buna göre, anlatılan bu öykünün, ormanın göbeğinde, doğanın ve insanın her türlü zararlı etkisine açık olan bu ilginç görünümlü ağacın günümüze kadar sağlıklı bir biçimde gelebilmesine vesile olduğu yadsınamaz bir gerçek biçiminde karşımıza çıkıyor.

2- Arap Asılan Ağaç

Folklorik açıdan bir başka önem taşıyan ağaç, Akseki ilçesi, İbradı Beldesi'nde bir anıt kestane ağacıdır. Buradaki çok sayıdaki anıt ağaç içinde "Arap Asılan Ağaç" olarak ün yapan bu ağacın yöresel folklora konu olan öyküsü oldukça hüzünlüdür. Öyküye göre, İbradı'da bir genç kız öldürülür. Olayın sanığı olarak Arap bir jandarma eri tutuklanır ve mahkeme edilmeksizin asılır. Olay aydınlanması üzerine yöre halkı, bu hüzünlü olayı toplum hafızasında canlı tutmak amacıyla jandarma erinin asıldığı 2.65 m. çaplı bu ağaca, "Arap Asılan Ağaç" adını vermiştir.

3- Altıkulaç Çam

Anadolu'da kimi köklü aileler, kendilerine verilen ilginç lakaplar ile tanınır. Çok eski bir mezarlık içinde bulunduğu için kutsal sayılan bu karaçam ağacı halk arasında "Altıkulaç Çam" olarak anılmaktadır. Çünkü, altı yetişkin insan parmak ucu temasıyla bu ağacın çevresini sarmak isterse, ağacı ancak sarabilmektedir. Ağaç kendisine verilen sıfatı tam anlamıyla hak ettiği içindir ki; hem fiziksel boyutlar, hem folklorik ve hem de mistik özellikler açısından anıtsal nitelikler taşımaktadır.

4- Titrek Kavak

Latince adı Populus tremula olan Titrek Kavak (Genellikle yangın ve böcek tahribatı sonrasında ölen ağaç gruplarının yerine öncü orman olarak gelen bir orman ağacı olup yaprak sapının özelliğinden ötürü en hafif rüzgârda dahi sallanmaktadır.) hakkında yaygın olan bir inanışa göre, bu kavağın titremesi Hz. Fatma zamanında başlamıştır. Üzerine kuma gelmesini kabullenemeyen Hz. Fatma, derin bir öfke ile kavak ağacına yaslanarak sinirinin geçmesini beklemiş ve kadının üzüntüsünü içinde hisseden ağaç o günden itibaren sürekli titremeye başlamıştır (KARA 1993).

Ağaç yapraklarının titremesi ile ilgili olarak Bohemya'da anlatılan öykülerde kavağın yerini bazen mürver, bazen de huş ağacı almaktadır. Hageneger'in (2001) Staubli (1927) ve Folkard (1892)'e dayanarak verdiği bilgilere göre, Hıristiyan inanışlarında mürver ağacının yapraklarının titremesinin nedeni, Hz. İsa'yı Romalılar'a gammazlayan Judas Iscariot'un yaptığı kötülükten duyduğu pişmanlıkla kendisini bu ağacın dallarında asmasıdır. Yaygın inanışa göre Judas'ın günahının ağırlığına dayanamayan ağaç o olaydan sonra titremeye başlamıştır. Staubli (1927) ve Folkard (1892), boyunun kısa ve dallarının zayıflığını ileri sürerek bu ağaç türünün mürver olamayacağını belirtmektedir.

5- Çoban Zeynel Çınarı

Mersin ili, Gülnar ilçesi, Sütlüce Beldesi'nde bulunan ve dibinden bir pınar çıkan çınar ağacı için anlatılan öyküye göre, yedi kardeşi bulunan Zeynelabidin çok kurak olan bu civarda çobanlık yaparmış. Yörede hiç su bulunmadığı halde sürüsünü sürekli sulayan bu ermiş çobana suyu nereden bulduğunu sormuşlar. Çoban, yanında taşıdığı âsa ile çınar ağacının dibine vurmuş ve fışkıran suya, "Ne kadar parçalarlarsa parçalasınlar sen hiç azalma, hep çoğal" demiş. Bugün kutsal sayıldığı için tek bir dalına dahi el sürülmeyen bu çınarın dibinden çıkan su, yöre halkı arasında zemzem suyu gibi değerlendirilmektedir (ERGUN 2004, s. 490).

Yukarıda anlatılan öykünün birebir benzerinin (belki de aynı öykünün bir başka versiyonu), Silifke'nin Zeyne Köyü'nde çobanlık yapan Ali Semerkandi isminde bir zata ait olduğu belirtilen bir yatır yanında mevcut çınar ağacı ile ilgili olarak anlatıldığını görüyoruz. Yund'un, Gülnar'da görev yapan bir ormancıya atfen verdiği bilgilere göre, bu yatırın türbesi yanındaki çınar ağacı, ermiş çobanın uykuya dalmadan önce tarlaya sapladığı kuru asasının aniden yeşermesi ile ortaya çıkmıştır. Asanın yeşerip ağaç haline gelmesini çobanın kerameti sayan yöre halkı, hem türbeyi, hem de ağacı kutsal saymıştır. Yazar, benzer öykülerin Ömer Seyfettin'in hikâyelerinde de yer aldığını bildirmektedir (YUND 1940/b s. 154).

6- Ağıl Ardıç

Dağ başlarında veya bozkırların göbeğinde sürü giden çobanlar, hayvanlarını insan ayağından uzak, su ve çayırın bol olduğu yerlerde otlatır. Sabah ve akşam serinliğinde yaydığı sürüsünü öğle sıcağında geniş tepeli, kaba dallı ve gölgeli ulu ağaçların serin gölgesinde dinlendirir. Bir örneği Konya ili, Taşkent Balcılar Köyü'nde görülen ve 2000 yaşında olduğu belirtilen bir Ardıç gibi, Anadolu'nun pek çok yöresinde böyle ağaçlar ile karşılaşılır.

Çobanlar, bulundukları yerin ve yaptıkları işin doğası gereğince bazen aylarca insan yüzü görmediklerinden, tesadüfen gelip geçen herkese büyük ilgi gösterirler. Onca zaman tek başına doğa ile iç içe olmanın kendilerine kazandırdığı davranış biçimi ve kimi özellikler sıradan insanlarda bulunmadığı için, özellikle yaşlı çobanların çoğu, Anadolu'da "Ermiş" ya da "Eren" kabul edilir. Çoban Dede böyle özellikleri olan birisidir. Nereden geldiği, nereye gittiği hiçbir zaman bilinememiştir.

Çoban Dede'nin bulunduğu yörenin yerleşim biriminde, halkın hiç sevmediği bir toprak ağası vardır. Herkese kötülük yaptığı için tek bir seveni bile bulunmayan bu ağa öldüğünde cenazesi yerde kalır. Ne namazını kıldırmaya hoca yanaşır, ne de cenazeyi gömmeye halk kalkışır. Duruma üzülen karısı, bir kağnıya yüklediği kocasını Çoban Dede'ye getirir. Dede, gelen kadını ve ölü kocasını misafir kabul ederek gereğini yapar ve ölüyü gömer.

O gece köy halkının tamamı, ölen şirret ağalarını rüyalarında cennetin başköşesine oturmuş olarak görür. Aynı rüyayı birbirine anlatan köy halkı bu olayın nedenini anlamak ister ve ölüyü gömen Çoban Dede'ye başvurarak işin sırrını sorar. Dede gayet sakin bir şekilde şöyle der: "Ben talkın verirken Allah'a şöyle seslendim; Allah'ım sen bana kimi gönderdinse ben elimdekinin en iyisini ikram ettim. Şimdi ben sana birini gönderiyorum. Sen de ona elindekinin en iyisini ver. Anlaşılan o ki, Allah duamı kabul etmiş."

Aynı öykünün bir başka versiyonu, "Kütahya'nın Anıt Ağaçları" adı altında, Kütahya Valiliği Çevre Koruma Vakfı tarafından yayınlanan eserde "Çam Dede veya Koyun Ağılı Dedesi" adı altında daha geniş biçimde anlatılmaktadır (TATLI ve Ark. 2000, s.166-167).

Bu öyküde adı Murat olarak geçen dedemizin ağaçlar ve kuşlar ile konuştuğu, dağlardaki yabani ağaçları aşıladığı, ağılını bir çam ağacı altına kurduğu ve sınırlarını asası ile yere çizgi çizerek belirlediği, ne bir canavarın bu sınır içine girdiği, ne de bir hayvanın yere çizilen çizginin dışına çıkmadığı belirtilmektedir. Domaniç Yaylaları'nda yaşandığı anlatılan öyküdeki diğer kahramanın toprak ağası değil, köy muhtarı olduğu bildirilmektedir.

Kendine özgü dallanma biçimi ve adeta şemsiyeyi andıran geniş tepe yapısı ile normal ağaçlardan kolayca fark edilen karaçamın genetik bir varyetesinin (Pinus nigra Arn. ssp. pallasiana (Lamb.) Holmb. var. şeneriana), öyküde adı geçen Murat Dede'nin yaptığı bir aşı ile ortaya çıktığına inanıldığı içindir ki, yörenin bu endemik ağaç türü halk arasında "Çoban Çamı" olarak anılmaktadır.

7- Hıdırbey Çınarı (Musa Ağacı)

Hatay ili, Samandağ ilçesinin Hıdırbey Köyü'nde bulunan bu Çınar ağacı "Musa Ağacı" olarak da anılmaktadır.

Ağaç hakkında anlatılan öyküye göre Musa Peygamber zamanında yörede çobanlık yapan Hıdır isimli bir çoban yaşarmış. Köy civarında "Hayat Suyu" olarak anılan pınarın yanında bekleyen bir ejderhaya her yıl bir genç kız kurban edilmez ise, ejderha suyu kimseye içirmez imiş. Zaman içinde kurban verilme sırası kralın kızına gelmiş.

Ejderha, kızı yemek üzere ağzından alevler saçarak yaklaşır iken bu çoban her zaman elinde taşıdığı değneği ile ejderhayı kovalar. Çoban işi bitince değneğini yere saplar ve kralın kızı ile evlenir. Yere sağlanan değnek yeşererek bir ağaç olur. Olay sonrasında halk arasında çobanın adı Hıdırbey olarak anılmaya başlar.

Bu ağacın "Musa Ağacı" olarak anılması hakkında anlatılan öykü de en az ilki kadar ilginçtir.

Öyküye göre Hz. Musa bir gün Allah'a "Dünyanın en akıllı adamı kimdir? Onu nasıl bulurum?" diye sorar. Allah'ın cevabı "Değneğini yere saplayınca ağaç olduğunu gördüğün, torbandaki ölü balıkların canlandığı, gökte hiç bulut yok iken üzerine yağmurun yağdığı ve iki denizin birleştiği yerde bulursun." olmuş. Yola çıkan Musa Samandağ'a geldiğinde dinlenmek üzere bir kaya üzerinde oturup değneğini yere saplamış. Yorgunluktan uykuya dalan peygamber uyandığında torbasındaki balığın kaçtığını, dikili değneğinin de bir çınar ağacı olduğunu görmüş (KIZILDAĞLI 1972).

Öyküdeki "ölü balık ve iki denizin birleştiği yer" ifadelerinin, Kur'an-ı Kerim'deki Kehf Suresi'nin 60- 64. ayetlerini anımsatması ve Musa Peygamber'in Hz. Hızır ile buluşmasıyla ilgili olarak, 60 ve 61. ayetleri doğrudan çağrıştırması nedeniyle olsa gerek, bu ağaç "Hızır Ağacı" olarak da anılmaktadır. Bu durum, Hıdırbey Çınarı'nın mistik yönünün folklorik yönünden daha ağır bastığını göstermektedir.

Ağaç hakkında anlatılan bir başka öyküye göre, abdest almak üzere bastonunu yere saplayan bir eren, namazdan sonra bastonun yeşerip ağaç haline geldiğini görür. Bir başka öyküde sopayı saplayan zatın Hz. Hızır olduğu belirtilmektedir (SARI 1994). Bir başka folklorik öyküde ise, ağaç haline gelen asanın Hz. Hızır'a değil, Hz. Musa'ya ait olduğu söylenir. Öyküye göre, Hz. Hızır ile Hz. Musa'nın Samandağ'daki buluşmasından sonra, birlikte Hıdırbey Köyü'nün yanındaki Musa Dağı'na çıkmak üzere yola koyulurlar. Hıdırbey Köyü'nün bulunduğu yere geldiklerinde çok susayan Hz. Musa su içmek üzere eğilmeden önce asasını ağacın bugün bulunduğu yere saplar. Su içip biraz dinlendikten sonra yollarına devam edeken Hz. Musa bir anda asasını unuttuğunun farkına vararak geri döner ve asanın yeşererek bir fidan haline geldiğini görür. O günden bugüne, o ağaç Musa Ağacı olarak bilinir.

Musa Ağacı için anlatılan ve mistik yönü folklorik yönüne ağır basan bu öykünün bir benzerine Yunan Mitolojisi'nde de yer verilmektedir. Antik Yunan kahramanlarından Perseus ile Etiyopya Prensesi Andromeda'nın ilk karşılaşmasını anlatan bu öyküye göre, olay Andromeda'nın kendisini Pontos (Deniz) ve Gaia (Toprak)'nın oğlu olan Nereus'un kızları Nereidler'den daha güzel olduğu iddiası ile başlar. Andromeda'nın bu kibirine içerleyen ve onurlarının kırıldığını düşünen kızlar, Deniz Tanrısı Poseidon'dan prensesin cezalandırılmasını ister.

Nereidler'in en güzeli ve aynı zamanda Truva Savaşı kahramanlarından Akhilleus'un annesi Tethys'e aşık olan Poseidon isteği geri çevirmez ve Etiyopya'yı su altında bırakması için bir deniz canavarını gönderir. Deniz canavarını durdurmanın tek yolunun Andromeda'yı canavara kurban vermek olduğunu kâhinlerden öğrenen babası, çaresiz olarak kızını deniz kenarına zincirleyip canavarın gelmesini bekler. Bu sırada öldürdüğü Medusa'nın başını ülkesine götüren Perseus olayı tesadüfen öğrenir ve krala Andromeda ile evlenmesine izin vermesine karşılık olarak canavarı öldürebileceğini söyler. Anlaşma sağlanınca Perseus, canavarı görenlerin anında taş kesildiği Medusa'nın başını ona göstererek öldürür ve prensesle evlenir (ÖRS 2001). Görüldüğü gibi, olaylar arasında büyük benzerlik bulunsa da öyküde ağaç motifine yer verilmemiştir. Ancak mitolojide olay yerinin Tel Aviv yakınları olduğu belirtilmektedir.

Musa Ağacı'nın bulunduğu Hatay-Samandağ'ın Tel Aviv'e mesafesi ve bu coğrafyada yaşayan toplulukların eski geleneksel kültürleri arasındaki yoğun etkileşim dikkate alınırsa, Perseus Efsanesi ile Hıdırbey Efsanesi'nin birbirinin versiyonu olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

8- Geyikli Baba Çınarı

Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında Orhan Gazi, yöresinde Geyikli Baba olarak bilinen ve geyikler ile dolaşan bir dervişi makamına çağırır. Derviş davete icabet etmediği gibi, Orhan Gazi'nin gelmesini de istemez. "Dervişler gözcü olup dua vaktini gözetirler. İnşallah vakti gelince Orhan Bey'in yanına varır, dua ederiz." der. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra derviş, Orhan Bey'in konağına gelerek bir fidan diker. Orhan Bey ancak dikim bittiğinde dervişin yanına gelir. Orhan Bey'in konuşmasına fırsat vermeden; "Bu bizim kutlamamızdır. Dervişlerin duası senin ve neslin için makbuldür." diyerek oradan uzaklaşır. Orhan Gazi bir zaman sonra dervişin makamına gelir ve kendisine "Dede, bu İnegöl yöresi senin olsun" der. Derviş, "Ey Han! Hüda, mülkü senin gibi padişahlara, malı da muamele ehline verir. Biz bunların ehli değiliz" diyerek teklifi geri çevirir. Orhan Gazi bu defa, "Ey derviş sözümü kabul eyle" diyerek ısrar eder. Israrı kıramayan derviş, "Padişahsın, sözün geri dönmesin" diyerek eli ile ilerdeki bir tepeyi gösterir ve "Şu tepeden buraya kadar olan yer dervişlerin mekânı olsun" der. Derviş bir zaman sonra ölünce Orhan Gazi mezarına türbe, yanına da bir cami yaptırır.

Ağaç hakkında anlatılan bir başka öyküye göre; Geyikli Baba, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında Orhan Bey adına savaşan bir cengâverdir. At yerine geyik üzerinde savaşan bu alperen, altmış okkalık kılıcı ile savaşır ve gün batımında dev bir kestane ağacının kovuğuna girip kaybolurmuş (OLGUN 1989). Gün batımına kadar savaşan bu aziz, akşam olunca ağacın yanına geldiğinde ağaç yarılıp Geyikli Baba'yı içine alır ve kapanırmıs. Ağaç eski haline döndüğü için de, kendisini takip eden düşman askerleri ereni bir türlü bulamazmış. İnegöl ve civarının fethi sırasında 360 kapılı Kızılkilise'nin Geyikli Baba tarafından zaptedildiği belirtilmektedir (YUND 1940 s. 112).

9- Somuncu Baba Çınarı

Mistik yönü folklorik yönüne ağır basan bir başka anıt ağaç da Somuncu Baba Çınarı'dır. Bugün Bursa'da bulunduğu yol kavşağına Somuncu Baba tarafından dikildiği söylenen bu anıtsal Çınar, "Dua Çınarı" olarak da bilinmektedir. Anlatılanlara göre; fırıncılık yapan Somuncu Baba, Ulucami'nin yapılışı sırasında inşaatta çalışan işçilerin ekmeğini pişiren ermiş bir kişidir. Ermiş olduğunun bilinmesi halinde halkın kendisine ibadet edeceğinden korktuğu için, ölümünden sonra mezarının bilinmemesini istemektedir. Bu nedenle inşaat bitiminde fırını terk ederek Dua Çınarı'nın bulunduğu yere gelir. O zaman çok ıssız olan bu yerde fırıncı iken ekmek pişirmede kullandığı kuru sopayı toprağa dikip Allah'tan canını orada almasını ister. Dikilen kuru sopa kısa zamanda yeşererek ağaç haline gelir. Somuncu Baba'yı arayan halk, kendisini yeşeren çınar ağacının yanından havaya uçup uzaklaştığını görür (OLGUN 1989).

10- Ulu Ağaç

Anadolu'da bütün ağaçların yaşlı ve heybetlisi "Ulu" ya da "Koca" olarak anılır ve hepsine saygı gösterilir. Kutsallığına inanılan bu ağaçlara dokunulmaz. Denizli- Tavas yolunda sol tarafta bir dere içinde bulunan anıt bir çınar ağacının Ulu Ağaç (Ulu Çınar) olarak anıldığı ve bulunduğu dere içinin eski bir mezarlık olduğu; halk tarafından kutsiyetine inanılan ağaç altında dua edilip dilek dilendiği belirtilmiştir.

11- Gülhane Çınarı (Taşlı Çınar)

Gülhane Parkı'nın Bab-ı Ali Kapısı'na bakan tarafında tramvay yolunun ortasında bulunan bu ağacın gövdesi üzerinde yerden 3 m. yukarıda iri bir taş bulunuyordu. 10 yıl öncesine kadar yerinde duran taş daha sonra söküldüğü için, yeri bugün boşluk olarak görünmektedir. Bu taş nedeniyle "Taşlı Çınar" olarak da anılan ağaç hakkında anlatılan öyküye göre; çınar ağacı üzerindeki taş, İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya'ya giden Fatih'in bindiği ünlü Beyaz At'ın nalından sekerek ağaca saplanmıştır (ASAN 1993).

Ağaç üzerinde yaptığımız ölçümler sonucunda Taşlı Çınar'ın yaşı 250 yıl olarak tahmin edilmiştir. Bu durum, ağacın yaşı ile öyküde anlatılan olayın tarihi arasında uyumsuzluk bulunduğunu ve öyküde anlatılanın gerçeği yansıtmadığını ortaya koymaktadır. Ancak, burada hemen belirtelim ki, öyküde geçen olayın gerçek olup olmadığının folklorik açıdan hiçbir önemi yoktur. Bu tür söylentilerde esas olan, halk arasında söylenegelen öykünün kabul görüp görmediğidir. Olay, yöre sakinleri arasında hâlâ anlatılıp ilgi ile dinlendiğine göre sosyo-kültürel açıdan genel inanca saygı göstermek ve ağacın folklorik özelliğini kabullenmek gerekmektedir. Taşın orada bulunma nedenine gelince; olayın gerçeğini İstanbul eski Belediye Başkanlarından Cemil Topuzlu, hatıralarını kaleme alan Sabih Alaçam'a 1938 yılında yapılan bir söyleşide şöyle anlatmıştır: "Sırası gelmişken yine bu yola ait hoş bir vakayı anlatayım dedi. Şimdi sokağın ortasında gördüğünüz dört beş asırlık büyük çınar ağacı da evvelce yıktırdığım mezar duvarına bitişik idi. Fakat cadde açılınca onu kestirmeye kıyamadım. Ağacı, eski dar yol ile sonradan açılan cadde arasındaki farkı gösteren canlı bir şahit gibi bıraktım. Yerden iki buçuk metre kadar yüksekte, bu ağacın gövdesine sıkışıp kalmış bir taş vardır. ... Bu taş eski mezarlık duvarının bakiyesidir." (YUND 1940/a s. 117).

Halk inancı ile gerçek durum arasındaki farklılığa bir örnek de 2005 yılı ortalarında İzmit'te yaşanmıştır. Yazılı ve görsel medyaya düşen haberlere göre olay şöyle gelişmiştir: Şehir merkezinin güney tarafındaki bir mahalle içinde bulunan çok yaşlı bir çınar ağacı, gövdesinden gelen bazı sesler nedeniyle halk arasında "Konuşan Ağaç" olarak anılmaya başladı ve uyandırdığı merak nedeniyle yoğun bir ziyaretçi akınına uğradı. Gelen seslerin nedeni araştırıldığında, bu seslerin gövde içindeki kovuğa yuva yapan kuşlardan geldiği anlaşıldı. Olayın gerçek nedeni ortaya çıkmasına karşın, halk arasında gördüğü ilgiyi halen kaybetmeyen bu ağaç, 2005 yılı öncesinde sıradan bir ağaç iken, bugün folklorik özelliği ile öne çıkan anıt ağaçlara tam bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

12- Çengelköy Çınarı (Katil Çınar)

Üsküdar Çengelköy'de iskele yanında bulunan bu çınar, hemen yanındaki cami ile yaşıttır. Ağaca katil denmesinin nedeni, rüzgârlı bir havada kırılan bir dalının, o sırada altında oturanlar üzerine düşüp bir insanın ölümüne neden olmasıdır. Olay, tam bir insan ihmali olmasına karşın, ağaç kendisine verilen katillik sıfatından kurtulamamıştır.

13- Hacet Meşesi

Kütahya ili Domaniç ilçesinin Perçin Köyü'nde bulanan ve "Hacet Meşesi" olarak anılan ağaç, köy halkının süre gelen sosyo-kültürel hayatında 900 yıldan bu yana önemli rol oynamaktadır. Öyle ki, köyde yapılan sosyal etkinliklerin tamamı bu ağaç altında gerçekleştirilmektedir. Nişan törenleri, sünnet düğünleri, hac ve asker uğurlamalarının tamamı, bu ağacın asırlık gövdesinin verdiği güven duygusu ve dallarının sağladığı koruyucu fonksiyondan kaynaklanan huzur ortamında yapılmaktadır. Kişisel mutluluklar bu ağaç altında bölüşülerek büyütülmekte, dert ve üzüntüler yine burada bölüşülerek azaltılmaktadır. Hacet Meşesi, Perçin Köyü'nün çimentosu gibidir. Tüm istekler bu ağaç altında dillendirilir. Aşure günlerinde ortak kazan bu ağaç altında kaynatılır ve aşure içerisinde bulunan farklı malzemelerin oluşturduğu birlikteliğin, köy halkının ruhuna yansıdığına ve aidiyet duygusunun gelişmesine katkı yaptığına inanılır. Bu ağacın kesilmesi halinde köy halkı arasındaki birlik ve beraberliğin kaybolacağından korkulduğu için, köy halkının ağaca gösterdiği saygının ibadet inancıyla yapıldığı belirtilmektedir (TATLI ve Ark 2000, s. 197).

Görkemli meşelerimizin bir başka örneği de Çankırı- Yapraklı'daki "Kaba Meşe"dir. Köy Muhtarı'nın verdiği bilgilere göre, kurak yaz yıllarında altında yağmur duası yapılan bu ağaç, sahne olduğu bu ritüel nedeniyle yöre halkı arasında kutsal sayılmaktadır. Eskişehir ili Seyitgazi ilçesi Arslanbeyli Köyü'nde bulunan "Keramet Dudu", yöre insanınca kutlu bir kişi olduğuna inanılan Sücaadin veli'nin evinin hemen önündedir ve şehirdeki tek mistik anıt ağaçtır. Seyitgazi ilçesi Çürüttüm Köyü'nde bulunan "Piribaba Meşesi" ise folklorik bir anıt ağaç olup, Hıdırellez kutlamaları kapsamında, bu ağacın altında toplanılarak yemekler yapılıp fakir-fukaraya dağıtılmakta ve şenlikler düzenlenmektedir. İnönü ilçe merkezinde bulunan "Alçengel Camii Çınarı" ise, Kurtuluş Savaşı sırasında, savaştan kaçmak isteyen üç askerin kulaklarından bu ağaca çivilenerek cezalandırılması şeklindeki tarihi bir olaya sahne olması nedeniyle tarihi anıt ağaçtır (GENÇ ve Ark.).

14- Kayıp Yörük Meşesi

Kuşadasına bağlı Güzelçamlı beldesindeki Dilek Yarımadası'nın milli park ilan edildiği 1966 yılından önce, anıt meşe ağacının olduğu yerde yörükler yaşamaktaydı. Kuşadası Ekodost Derneği üyelerinin burada yaşayan Tuzburgazlı Yörükleri'nden dinledikleri bir öyküye göre, "Bölgede yaşayan yörüklerden birisi, anıt meşe ağacının gövdesini keserken birden ortadan kaybolmuş. Kaybolan kişiyi günlerce aramışlar ama bulamamışlar. Bir gün meşe ağacının altında koyunlarını yatıran yörüklerden birisinin kafasına kuş pisleyince, yukarı doğru bakmış ve insan görünümlü dalı fark etmiş. İlginç görünümlü dalı fark eden çoban koşarak büyüklerine haber vermiş. Yörüklerin ileri gelenleri ağacın yanına gelerek incelemede bulunmuşlar. Günlerdir aradıkları kişinin ağacı kestiği için, bir dal şekline aldığına inanmışlar" Birçok yerde ağaçlarla ilgili, yöre kültüründe olumlu veya olumsuz, gerçek veya hayal ürünü, mistik öyküler anlatılmakta ve kuşaktan kuşağa geçmektedir.

15- Firuze Çınarı

Folklorik yönü kadar mistik yönü de bulunan anıt çınarlara bir örnek de Türkmenistan'dan seçilmiştir. Çınar hakkında asırlar boyu anlatıla gelen öykünün mistik yönü, en az folklorik yönü kadar ilginçtir. Öyküye göre Türkmenistan'da yaşayan varlıklı bir ailenin yedi erkek çocuğu vardır. Günlerden bir gün ailenin en küçük çocuğu, yakınlarında akan derede çok renkli bir taş bulup eve getirir. Taşı civardaki bir kâhine gösteren anne, bulunan taşın adına "Firuze" denilen bir taş olduğunu, ancak, sahiplerine her zaman uğursuzluk getirdiğini, tekin olmayan o taşı un ufak edip yok etmezler ise yeni doğacak kız çocuklarının aileye felaket getireceğini öğrenir. Ancak, bir taraftan zaten bir kız çocuk isteyen annenin isteksizliği, diğer taraftan ilginç taşından vazgeçmek istemeyen küçük oğlanın inadı yüzünden, bulunan taş kırılmadan muhafaza edilir.

Zaman içinde evin hanımı güzel bir kız çocuğu doğurur ve adını kâhinin söylediklerine nazire olarak Firuze koyar. Büyüyen kız o kadar güzeldir ki ünü kısa zamanda civar ülkelerde duyulur. Komşu ülkeden varlıklı bir bey Firuze kız ile evlenmek ister. Talebinin kabul edilmemesi üzerine hiddetlenen bey, güzel kızın ailesine saldırıp Firuze'yi zorla kaçırmayı planlar. Kızın yedi kardeşi, plandan haberdar olunca dar bir boğazda beyin adamlarını kıstırır. Bulundukları dar geçit kendilerine avantaj sağlasa da, çok kalabalık olan düşman karşısında mücadeleyi kaybedip yenilirler. Bu mücadele sırasında Firuze de boş durmaz ve toprak komşularını ağabeylerine yardım için çağırır. Yardıma gelen komşular olay yerine geldiklerinde yedi kardeşin hepsinin de öldüğünü görürler. Bulundukları yere gömülen kardeşlerin başında yedi gövdeli bir çınar ağacı büyür. Bu hüzünlü olayı toplum belleğinde canlı tutmak amacıyla, yöre halkı bu ağaca kızın davranışına duydukları saygıdan ötürü "Firuze Çınarı" adını verir. Öyküyü anlatan Nilgün BAŞ'ın belirttiğine göre bir dalı kuruduğu için kesilen ağaç bugün altı gövdeye sahiptir.

16- Koca Mustafa Paşa (Sümbül Efendi) Servisi

Anıtsal ağaçların mistik yönüne ilişkin bölümünde de açıklandığı üzere, Koca Mustafa Paşa Camii avlusunda bulunan servi ağacının (Sümbül Efendi Servisi) hem mistik, hem de folklorik özelliği bulunmaktadır. Bizans döneminde "Kızlar Manastırı" olarak bilinen arazi üzerine 1284 yılında inşa edilen Hagios Andreas Kilisesi'nin, vezir-i Azam Koca Mustafa Paşa tarafından 1486 yılında camiye çevrilen külliyesinde Sümbül Sinan Efendi ve ailesine ait türbeler de bulunduğu için, cami "Sümbül Efendi Camii" olarak da anılmaktadır. Cami ile türbenin arasında ve avlunun ortasında bulunan bu ölü servi ağacı hakkında söylenegelen öykülerden birine göre, ağaç Hz. Cabir tarafından dikilmiştir. İmam Hüseyin'in "Çifte Sultanlar" ismi ile anılan kızları Fatma ve Sakine'nin ölümü üzerine ağaç bir anda kurumuştur. Bir başka versiyonu kitabın mistik özellikler kısmında anlatılan bu öykü ağacın mistik yönü ile ilgilidir. Ağacın folklorik yönden özelliği ise Sümbül Efendi ile başlamaktadır. Şöyle ki; anlatılan öyküden anlaşıldığına göre Sümbül Efendi aslında kuruyan serviyi zincirlerle sararak korumaya çalışmıştır. Ancak, yaptığı işlem halk arasında özgün bir öykünün doğmasına neden olmuştur. Söylenegelen öyküye göre Sümbül Efendi zincirin bir ucunu yere doğru sarkık tutmuş ve "bu ağacın altında kim durur ve yalan söylerse, bu zincirin ona doğru hareket edeceğini ve böylece aralarında anlaşmazlık çıkan iki kişiden hangisi yalan söylerse, o kişinin ortaya çıkacağını" söylemiştir.

"İstanbul Çeşitlemeleri" adlı kitabında Rupert Wilbrandt servi ağacına sarılı zincirin hakemliğini aşağıda olduğu gibi anlatmaktadır: "Eskiden serviye asılmış bir zincir, davacı ve davalı olan iki kişiden hangisinin haklı olduğunu gösterirdi. Davacı ve davalı zincirin altına otururlardı ve zincir haklı olana doğru hareket ederdi. Günün birinde adamın biri başka birine borç para vermiş. Geri ödeneceği gün gelmiş, parayı ödünç alan adam parayı geri ödediğine dair yemin ediyor. Ödünç veren ise bunu inkar ediyor. Kavga etmeye başlıyorlar. Ödünç alan öbürünün sakalına asılıyor ve bağırıyor, diğeri ise karşısındakinin parmağını adamakıllı ısırıyor. Yardıma gelen komşular, ikisini ayırıyorlar ve Sümbül Efendi'nin efsanevi servisine gitmeye ikna ediyorlar. Gidiyorlar. İkisi de zincirin altına oturduktan sonra, paraları borç olarak vermiş olan adam davasını anlatıyor serviye. Sıra öbürüne gelince, elini kaldırıp yemin etmek için elindeki kamış bastonu davacıya veriyor ve ‘Al senin olsun, ben istemiyorum şu bastonu' diyor ve yemin etmeye başlıyor, borcu geri ödediğini söylüyor. Etraftakiler büyük heyecanla zincirin hangisine doğru hareket edeceğini bekliyorlar. Servinin dallarından bir fısıltı işitiliyor ve en nihayet zincir, paraları borç veren adamın istikametine doğru hareket ediyor. Bunu gören davacı fena şekilde öfkeleniyor, çünkü paraların bastonun içinde saklanmış olduğunu bilmiyor; kızıyor, ayağa kalkıyor ve elindeki kamış bastonla zinciri tartaklamaya başlıyor. Bağırıyor, küfür ediyor, zincirin yalancı ve namuzsuz olduğunu ileri sürüyor. Tam o anda baston kırılıyor ve içine yerleştirilmiş altın paralar meydana dökülüyor. Faizi dahil tüm borç olarak verilen miktar."

Zincirli Selvi ile ilgili bir başka inanışa göre de bu zincir kıyametin kopmasını önlemesidir. Buna göre, zincirin yerinden kopup düşmesi halinde kıyamet kopacaktır. Ancak yıllar selviyi öylesine yıpratmış ki nihayet zinciri taşıyamaz olmuş. Kehaneti önlemek amacıyla yerinden koparak yere düşmesin diye zincir yerinden sökülmüştür. Bu folklorik öykünün yaşatılması niyetiyle olsa gerek, zincir İstanbul Belediye Müzesi'ne kaldırılmıştır (AYTÜRK ve ALTAN 1990).

Prof. Dr. Ünal ASAN


Not: Bu makalenin tam sürümü, proje kapsamında hazırlanan katalog-kitap içerisinde mevcuttur. Makale içerisinde adı geçen ağaçların resimlerine ve diğer görsellere elektronik katalog-kitap içerisinden ulaşabilirsiniz.